Erkek giyim markası Soulland ile çalışan Silas Adler, 2012 Danimarka Moda Ödülleri’nde En İyi Danimarkalı Tasarımcı ödülünü kazandı. 27 yaşındaki genç modacı aynı zamanda Avrupa Birliği Konseyi Danimarka Başkanlığı’nın kravat ve fularlarını da tasarladı.

Silas bu röportajda Soulland’in çalışmalarından bahsediyor ve eski bir patenci ve sokak giyimi tasarımcısının, başkanlık kravatlarını tasarlamak gibi geleneksel ve kurallara dayalı bir alana nasıl geçiş yaptığını anlatıyor.

Silas

Soulland’in çalışması ilham için tasarım kılavuzunun ötesine geçen birkaç çalışmadan biri oldu. Tasarım için başlama noktanız neydi?

Her şeyden önce amaç kendi düşünce tarzımı öne çıkarmak yerine projeye hizmet edecek bir şey yapmaktı. Tasarımın içine ince katmanlar yerleştirebileceğimizi düşündüm. İlk bakışta sakin bir görünüşü olan ama yine de boş görünmeyen hafif bir grafik motif üzerine düşündüm. Logoyu parçalara bölüp, o parçaları rastgele görünen ama sistemli bir şekilde yayarsam ortaya bir motif çıkacağını gördüm. Bu parçalama ve yayma da tasarıma yeni bir katman ekleme etkisi gösterdi. Uzaktan baktığınızda sadece küçük noktalar gibi görünüyor ama yaklaştığınızda aslında Avrupa Birliğini temsil eden EU harflerini ve numaraları fark ediyorsunuz.

Birden fazla katman olması Danimarka başkanlığından sonra da kullanılabilecek, dayanıklı bir tasarım mı ortaya çıkarıyor?

Bence en önemli nokta hem projenin hem de tasarımın kendi içinde dengeli olması. Başkanlık projesine bağlı olan ama proje bağlamının dışında da anlamlı olan bir tasarım yapılabilir. Projenin formatına uygun olan, projeyle bağlantısı son derece açık olan ama aynı zamanda kendi başına da var olabilen bir tasarım daha güzel olur. Genelde esinlenmeye ve hikayelere dayalı olan kendi koleksiyonlarımızda da çalışma yöntemimiz bu. Her zaman koleksiyonla beraber bir hikaye yaratıyoruz, böylece defilelerde tüm koleksiyon bir arada görüldüğünde parçalar arasındaki uyumu açıkça görebiliyorsunuz. Ama bir pantolon veya gömlek koleksiyon dışında görüldüğünde başka kıyafetlerle de kolayca uyum sağlayabiliyor.

Ana renk olarak logodaki kırmızıyı kullanmak yerine bir mavi tonu kullandınız. Bu seçimin arkasında ne yatıyor?

AB’nin mavisiyle birebir aynı olmayan fakat ona yakın olan bir mavi bulmaya çalıştım. Beyazı da AB bayrağındaki beyaza referans olarak seçtim. Farklı renklerle de örnekler hazırladık ama bu tasarım en mantıklısıydı. Çünkü mavi sıradan bir renk olmasına rağmen önemli bir şeyi temsil ediyor, güç, düzen ve ciddiyet hissi veriyor. Bu yüzden mavi kesinlikle doğru renkti.

Renklerin içinde gizli anlamlar var. Kırmızı vahşiliği sembolize ediyor ve kendinizi olduğunuzdan daha büyük göstermeye çalıştığınıza işaret ediyor. Ona kıyasla mavi, daha ölçülü ve mütevazı olmakla ilgili ve bence zamanımıza daha uygun. Ayrıca mavinin zamana karşı koyan bir yanı da var. Ve mütevazı derken de pasiflikten bahsetmiyorum. Sadece iyi bir davranış biçimi olduğunu düşünüyorum.

T

Böyle bir çalışma tasarımcı tarafından son derece dogmatik ve karmaşık görünebilir ve belirli kurallar içinde ilerleyen bir tasarım sürecine zemin hazırlayabilir sanırım.

Tarihi açıdan kültür ve sanat alanında aynı şartlarda üretilmiş birçok şey var. Her şeyin mevcut olduğu bir zamanda, bazen çok da esnekliği olmayan bir şeyler üretmek bence gayet sağlıklı. Biz kendi üretimlerimizde de aynı şeyi yapıyoruz. Çalışmalarımıza bazı kurallar koyuyoruz. Giyim sektöründe kurallar önemli çünkü sürekli yeni ve farklı şeyler üretmeye çalışabilirsiniz ama sonuçta ürünlerin bir aradayken anlattığı hikayeyi ortadan kaldırmış olursunuz.

Övgüyle karşılanan koleksiyon ve defilelerinizdeki hikaye ve bütünlüğü nasıl tanımlıyorsunuz?

Bir temayı derinlemesine inceleyerek başlıyoruz sonra da etrafta kitaplar birikmeye ve tema duvarına resimler asılmaya başladığı zaman koleksiyonun başladığı anlaşılıyor. Hepsi de çok belirli temalar. Şimdi 2013 kış koleksiyonuna başlıyoruz ve temamız pek çok kişi tarafından bilinmeyen, 1950 ve 1960’ların Japon beysbolu olacak. Koleksiyon hikayelerimizin her birinin bağlı olduğu bir ülke var. Bir önceki Amerikan İç Savaşı’ydı. Danimarka’daki, postacıların giyimiyle ilgiliydi. Her koleksiyonumuzda temsil edilen coğrafik bir konum var çünkü dünya haritası yaratmaya çalışıyoruz.

Büyük bir dünya turu gibi oluyor yani.

Evet, gerçekten bir dünya turu ve dünya çok büyük olduğu için daha uzun bir süre çalışmaya devam edebiliriz. Ben de Jacob da profesyonel eğitim almadık, bu yüzden tasarım sürecinin kazandırdığı eğitimin çok daha sağlıklı olduğunu düşünüyorum.

Bütünlüğü korumanız akla gelebilecek tüm tarzlardan ilham almanızı mı sağlıyor?

Evet, koleksiyonun direkt olarak aktardığı bir unsur olmalı. Kıyafetler ve tema arasında açık bir bağlantı veya birebir uyarlanmış bir parça kıyafet olmalı. Eğer bunlar olmazsa hikaye işe yaramaz.